fiktif mecmua / anti intelijansiya
bir sigara yaktı. eskiden çok içerdi. şimdi sadece keyfine varmaya çalışıyor. ‘aman ne manzara’ diye içinden geçiriyor. sigarayı ağzına getirip bir fırt daha alıyor. içerken sigaranın ucuna takılıyor gözü. Bir an için gözünün içinde ateş yanıyor ve sigarayı bırakmasıyla, ateş de yavaşça sönüyor. kısa bir süre sonra kül oluyor. kül tablasına silkiyor. hayatın da böyle yer yer parlamalarla geçtiğini fakat sonucun her zaman kül kadar değersiz olduğu geçiyor aklından. önce sadece düşünüyor. sonra değerlendiriyor. hoşuna gidiyor. ardından en nefret ettiği insanın söylediğini varsayıyor, bu lafı. söz anlamını yitirip, manasızlaşıyor. düşüncenin kendisine ne kattığını düşünüyor. hiçbir şey. doğru. büyümenin kendisine ne kattığını düşünüyor. hiçbir şey. bu da doğru. beşinde de çirkindi, on beşinde de. ve yine çirkin. tadını mı çıkarmalıydı sıradanlığın? hem çirkinlik sıradanlık mıydı? belki de öyle çirkindi ki, bu insanların dikkatini çekiyordu. oysa bazen beğenildiğini hissederdi. o anlarda dahi kim bilir ne amaç güderek bakmıştı insanlar ona. ‘belki kepçe kulaklarıma takılmıştır gözleri’ diye düşünüyor. belki de kancalı burnuna. ‘acaba incecik, yok kadar yok olan dudaklarım mı çekti, dikkatlerini?’ diyor. ama şaşı gözleri varken neden başka yerlerine baksın ki insanlar. hem insanlar ki ilk göze bakmaz mı? yoksa başka yerlere mi bakarlar? annesi demişti ona ufakken: oğlum kadınlar ilk ayakkabılarına bakarlar. onun için her zaman güzel ve temiz tutmaya çalış onları, diye. keşke birkaç yerim düzgün olsaydı, diye geçiriyor içinden. dibine gelen sigara, izmariti de yakarak eline değince ‘ah’layarak kendine geliyor. İzmariti balkondan aşağı sallıyor ve içeri giriyor. duş almak için banyoya giriyor. üstünü çıkartırken aynaya takılıyor gözü. belki ilk defa görmüyor kendini aynada fakat ilk defa ihtimamlıca bakıyor, kendine. sevdiğinden değil. ‘bakalım sevilebilme ihtimali var mı bir yerlerimin?’ diyor. kadın gibi narin omuzlarına bakıyor. sıska bacaklarına ve oradan tekrar yukarı atlayıp kemikli göğüs kafesine bakıyor. vücudunun her noktası zail duruyor kendine. ve her bir uzuv yarış ediyor adeta, hangimiz daha çirkiniz diye.
bu sırada balkondan atılan izmarit, apartmanın bakımsız, sert topraklı bahçesine düşünce siyah bir kedi fırlıyor, bahçenin bir köşesinden diğer köşesine, can havliyle. gözünün teki yaralı. yukarıdan atılanı kokluyor. hoşuna gitmiyor. kafasını kaldırıp yukarı bakıyor. balkonlarda ya da pencerelerde kimseleri göremiyor. tekrar yere bakıyor ve tekrar yukarı. hiçbir şey yok. kaç gündür karnına hiçbir şey girmiyor. birkaç sokak ötede yaşlı bir kadın vardı. aklına geliyor. uzun zamandır görmüyordu. onu görebilme umuduyla koşarak evinin önüne gidiyor. mırıldanıyor. ses yok. perdeler de çekili. nerede olabilirdi ki bu kahrolası kadın. bir kedi daha geliyor yanına. olayın vahametinden haberdarmışçasına ‘ne bok yiyeceğiz’ dercesine uzunca birbirlerine bakıyorlar. beyaz kedi bu bakışmadan sıkılıp ani bir hamleyle arkasını dönüp hızlıca koşmaya başlıyor tekrar.
adam evde kendine bakmaktan sıkılıp, umutsuz bir vaka olduğunu anlıyor. ne yapacağını bilmiyor ama kafasını dağıtmalıydı. giysilerini yerden alıp hızlıca giyiniyor. dış kapıya doğru yöneliyor. askılıktan montunu almasıyla kollarına geçirip sırtına atması bir oluyor. omuzları o kadar dar ki üzerindeki mont dev bir adama aitmiş gibi duruyor. halbuki uzun uğraşlar sonucu bu kadar dar kesimli ve omuz kısmı bu kadar dar bir manto bulabilmişti. ‘allah belamı versin’ diyor. kapıyı açıp hızlıca merdivenlerden inerek apartman kapısına geliyor. sol tarafta kalan posta kutularına takılıyor gözü. herkesin posta kutusu dolmuş. sadece onunki boştu. ‘kimsenin bir beklentisi yok mu?’ diye düşünüyor. belki de kimse onun kadar tez canlı değildir. hem kim öğrenmek ister ki bu kriz zamanında gelen yüklü faturaları. tekrar anlamsızlaştırıp içini boşaltacakken bütün olguların, apartman kapısına atılıyor, hemencecik. dış dünya ritüelleriyle birlikte bertaraf etmek istiyor, balkanlardan gelen yağmur yüklü bulutları. hava soğuk. sokağın az ilersinde çocukların top oynadığını görüyor. çocukluğu geliyor aklına. okuldan gelir gelmez, daha eve girmeden çantasını bir kenara atıp nefessiz kalana kadar top oynadığı kelepir zamanlar. ve o günlerden birinde çantasını bıraktığı yerde bulamadığı zaman geliyor aklına. suratı ekşiyor. annesinin onu nasıl dövdüğünü düşünüyor. ‘ama hak etmiştim’ diyor, kendi kendine. bu sırada bir kedi karşıdan koşarak geliyor. çocuklar tekme sallamaya çalışmasına rağmen, kedi hepsinden kaçıyor. kedinin koşması adamda heyecan yaratıyor. ne kadar da güzel kurtulmuştu tekmelerden. aciz bir hayvanın başarısıydı, onu bu kadar heyecanlandıran. kedi hızlıca geçiyor yanından, adamın. arkasını dönüp bakıyor. yüzünde şaşkın bir gülümseme.
‘abi topu atsana’ diyor, sarı, kısa bir çocuk. önünü dönüyor. ayaklarının ucunda patlak bir top duruyor. tekmeliyor fakat pek ileri gitmiyor. sonra koşarak sert bir tekme daha atıyor. top iki apartman arasındaki derin boşluğa düşüyor. çocuklar ‘of’luyor. ellerini cebine atarak geçiyor, oyun alanından. yüzüne bir damla geliyor. sol elini cebinden çıkartıp alnına gelen damlaya dokunuyor. kuş boku olduğundan korkmuştu. kafasını yukarı kaldırıyor. hava kapalı ama yağmur yağmıyor. sağına soluna bakınıyor. hiçbir şey yok. apartmanların balkonlarına ve pencerelerine bakıyor. yok. hızlanmaya başlıyor. sokağın caddeyle kesiştiği yere geliyor. cadde bomboş. sağına soluna bakmadan karşıya geçmeye çalışıyor. bu sırada tedirgin oluyor. hiçbir ses olmamasına rağmen, araba çarpacakmış gibi hissediyor. gözlerini kısıp koşarak karşıya geçiyor. caddenin sonuna kadar yürüyüp benzin istasyonunun yanından içeri giriyor. uzun, akasya ağaçlarıyla dolu bir yol. karşı kaldırımın ilerisinden iki kız ve bir erkek onun geldiği yöne doğru yürüyordu. sağına bakıp hızlıca karşıya geçiyor. hareketleri, sanki karşıdan gelenleri görmemiş gibiydi. evine gitmek için yolun karşısına geçen bir insan kadar başarılı. neden dışarı çıktığını anlıyor. birilerine görünebilmek. yavaşça yürüyor. ona bakıp bakmadıklarını merak ediyor fakat yüzünü kaldıramıyor. bakmaması gerektiğini düşünüyor. belki de kadınlardan biri adamın eşiydi. belki de adamın biri iki kardeşini almış geziyorlardı. onları rahatsız etmek istemezdi. ya da hakkından ‘ulan ne hayvan herifler var’ denilmesini de istemezdi. hele hele bakışının yanlış değerlendirilip de kadınlardan birinin ‘ne bakıyorsun be!’ demesini hiç istemezdi. korktu. hakkında yanlış düşünmelerinden, onu sevmemelerinden korktu. yanlarından geçip gitti. birkaç saniye sonra gülüşmelerini duydu. dişlerini sıkıp, sadece dudaklarını oynatarak ‘orospu çocukları’ dedi. içini üzüntü ve nefret kapladı. halasının onu ‘çirkin ördek yavrusu’ diyerek sevdiğini hatırladı. zaten bütün çocuklar çirkindi. bunu umursayacak bir şey yoktu. halasını sevmezdi. kendi çocuklarını övmekten başka bir şey yapmazdı. hala öyle. kendi annesi ise onu ve abisini hep yererdi. bazen annesi yeğenlerini örnek vererek, onlar gibi olmalarını isterdi. ne kadar da aptalcaydı.
sakinledi. kalp atışları yavaşça seyrine döndü. tam anlamıyla dinginleşmişti. böyle zamanlarından nefret ederdi. zira bu vakitlerde, anlamsızlık dalga dalga büyüyerek onu yutmaya çalışırdı. kafasını dağıtmak için bir şarkı mırıldanmaya başladı. ‘yüreğime bir od düştü yanarım, kıblem sensin yönüm sana dönerim’. durdu. bunları söylerken onu içine çeken anlamsızlıklara kulak verdi. etrafına baktı. akasya ağaçları, yerini budanmış kavak ağaçlarına bırakmıştı. yalnız ve korunmasız gibiydiler. donuk bir ölüm vardı, üzerlerinde. başka bir sokakta olduğunu anladı. çocukken birkaç defa kaybolmuştu. şimdi istese de bunu yapamayacağını düşündü. ‘keşke yine çocuk olsaydım’ dedi, ‘çok uzaklara gitseydim, bilmeseydim. belki bir keşiş bulurdu beni. her yere giderdik, her şeyi görür ve değerlendirirdik. bir misafirhanede, mumun altında gezilerimizden notlar düşerdi. ben de onunla birlikte öğrenirdim her şeyi. daha farklı olur muydu, her şey? böyle olur muydum?’.
geri dönüp geldiği yolları tekrar yürüdü. benzin istasyonunda genç bir adam arabadan çıkmış, pompacıyla konuşuyordu. ‘benzine gelen zamlar iyice belimizi büktü. siz de yaşadınız tabi’ diyordu genç. pompacı da ‘beyefendi bu zamlar bizim kazancımızı etkilemiyor. asgari maaş alıyoruz’ diye cevap vermişti. ‘peki siz burada çalıştığınızdan dolayı benzini ucuza almıyor musunuz?’ dedi. ‘hayır’ dedi ‘bizim sizden hiçbir farkımız yok’. genç adam memnun olmamıştı. ‘neyse neyse. benzini koyuver de gidelim, dayıoğlu’. bu konuşma onu sinirlendirmişti. kesinkes baba parasıyla almıştı o arabayı. belki de babası ona doğum gününde hediye etmişti. yoksa o yaşta öyle cakalı bir arabası olamazdı. ‘şerefsizin oğlu’ dedi. genç adam arabaya binerken gözü birkaç saniyeliğine ona ilişti. yüzünü çevirmemesi gerektiğini biliyordu. yoksa bütün gün bu anın geri gelmesini ve yüzünü çevirmeden adama bakarak, adamın gözünü kaçırmasıyla kazanacağı zaferi düşünecekti. zaman geri gelmediği için de hep bu acıyla ve kaybetmişlikle yaşayacaktı. genç adam gayri ihtiyari yüzünü çevirip, arabasını çalıştırdı ve gitti. mutluydu. yoksa yüzünü çevireceğini mi, sanmıştı? yanılıyordu. çünkü o, bu gibi zibidilere pabuç bırakmayacak kadar yürekliydi. evin sokağına girdiğinde hala genç adamı düşünüyordu. ya adam ona ‘ne bakıyorsun lan, yavşak!’ deseydi ve üzerine yürüseydi. ne yapardı? Sıska ve cılızdı. onurlu bakışları bir anda kana bulanacaktı. nefret etti. hem kendinden, hem de o züppeden.
apartmanın önüne geldiğinde elini cebine soktu ama anahtar yoktu. diğer ceplerine de baktı. hay aksi. anahtarı unutmuştu. bunu çok yapıyordu. apartmanın karşısındaki kaldırıma yürüyüp, bir arabanın arkasına geçti. kısa süre sonra apartmanda oturan bir kadını gördü. muhtemelen eve gidiyordu. o kapıyı açtıktan sonra otomatik kapı yavaşça kapanırken, koşarak kapıyı tutacaktı ve apartmana girecekti. sonrasında da kapının üstündeki elektrik sayacının üstünden yedek anahtarını alıp eve girecekti. ya kadın onu tanımayıp da onu takip ettiğini sanırsa? bu hiç hoş olmazdı. belki de onu görmüştü ve arkasından girince neden onu beklediğini düşünecekti. belki de ondan korkacaktı. ya da eve gidip eşine ‘bizim komşu bugün beni takip etti. haberin olsun. çünkü pek güvenilir bir tip değil sevgilim’ diyecekti. kocası da eşini koruma içgüdüsüyle gelip ondan hesap soracaktı, pervasızca. haklıymış gibi olacaktı. sert bir üslupla tehdit edecekti onu. fakat bu sırada ağırlığını da koruyacaktı. hem büyük ihtimal kendine güvenen, başarılı bir adamdı. o da adamın karşısında ezilecekti ve hiçbir şey söyleyemeyecekti. aslında niyetinin bu olmadığını, bu düşüncenin karısının kendini beğenmişliğinden kaynaklandığını ve onun da ne yapmaya çalıştığını anlamadığını söyleyemeyecekti. sadece bunlardan dolayı bile onlardan nefret edebilir, hatta onları öldürebilirdi. bu tip tekleşmiş ve tek tipe bürünmüş bencil, işine geldiğince muhafazakarlaşan çiftleri öldürmek suç olmamalıydı. vazgeçti. bir süre daha bekledi ve üst kattaki emekli astsubay gelip kapıyı açtı. o da adam gittikten sonra koşarak kapıyı yakaladı ve eve çıktı.
çok susamıştı. hemen bir bardak su doldurup içti. Biraz durup, bir bardak daha içti. televizyonu açıp haberlere baktı. ölüler, doğal afetler, sendikal grevler, hükümet ve muhalefet liderlerinin atışmaları vardı. her gün aynı bok. televizyonu kapattı. balkon soğuktu. çıkmadı. sokağa bakan pencerenin önündeki koltuğa oturdu. pencereyi hafifçe araladı ve bir sigara içti. ne yapacağını düşündü fakat yapacak hiçbir şey yoktu. pantolonunu çıkartıp yatağa girdi. sakindi. dolaba, uzandığı yatağa, odadaki resimlere ve afişlere, çalışma masasına kaydı gözü. cansızdan daha cansız gibilerdi. kitaplara baktı. onları yazan insanları düşündü. ne düşünerek yazmışlardı bunca şeyi. hayata bir şeyler bırakmak için mi? eğer öyleyse mutlu muydular? belki de ölmüşlerdi. eğer öldüyseler ne anlamı vardı ki kendinden ve düşüncelerinden bir şeyler bırakmanın. yüzyıllarca anılmanın ne manası vardı, sen olmadığın ve bütün insanlıktan, hayattan, hiçbir şeyden haberin olmadığı sürece? belki de yazmak başlı başına bir anlamdı, onlar için. onun içinse anlamsızdı. ölecekti bir gün. bütün bu kitapları almasının da bir manası yoktu. oysa gündüzleri umutluydu. bazen bir piyango bileti bile alırdı. hayal kurardı. sakin, sessiz ve cennet gibi yerlere giderdi. uzun kumsalları olan, berrak bir deniz olurdu hep karşısında. bambu ağacından evi olurdu. her şey sakindi. hava hep güneşli ve aydınlıktı. gece olmuyordu oralarda. dışarı çıkıp dolaşırdı. bir palmiye ağacının gövdesine uzanıp tropikal meyveler yerdi. geri döndüğünde hiçbiri yoktu. şimdi yataktaydı ve her yer karanlıktı. zahiri aydınlık yaratan lambaları, kandilleri ve mumları sevmezdi. her yer karanlıktı. etrafına baktı. dolabı gördü. içindeki giysileri düşündü. çok giysisi olmadığı halde, neden bu kadar giysisi olduğunu düşündü. ne gereği vardı. giysisi olmasa dışarı çıkamayacağını biliyordu. canı iyice sıkıldı. neyin nesiydi bu kadar kural. nasıl oluşmuşlardı. bütün insanlık hayatı savaşlarla geçerken, hangi ara bu kadar vakit bulup da bunca kurala, davranış zorunluluğuna boğmuşlardı kendilerini. savaşların bir getirisi miydi, yaşadığımız hayat? neden savaşıyorduk? öldürmek için mi? zaten herkesi kendi haline bıraksan ölüyordu. para için mi? bir gün ölecektik ve hepsini bırakacaktık. belki parayı -ya da her ne haltı istiyorsun- elde edemeden ölecektik ansızın. neden bunları düşünüyordu? ölesi mi gelmişti?
büyümeye başlamış çocukken araba markalarını ezberlerdi, arkadaşları. annesi ise ona allah’ın doksan dokuz ismini ezberletirdi. hangisi daha anlamsızdı? hangisini öğrendiğinin bir önemi var mıydı? bir işine yarayacak mıydı? belki yarardı. bir ihtimal varsa da ölümden sonra, rahat ederdi orada. belki de ömrü boyunca hiç inanmadığı bir şeye inandırmaya çalışıyordu kendini, korkularına yenik düşerek. adil ve şereflice değildi bu. ölecekse, yaşadığı gibi ölmeliydi. ne yaşamıştı ki? bir dünya dolusu soru vardı kafasında. yaşamaya devam etsem, diye düşündü. bir anlamı olmayacaktı. yataktan doğrularak kalktı. mutfağa gitti. çekmeceden ekmek bıçağını çıkardı. birkaç gün önce ekmeği bile kesememişti bununla. bileyecekti. aklındaydı. demek ki unutmuş. bıçağı sol işaret parmağına sürtüyor. kanıyor. şaşırıyor. bıçağı bırakıyor. parmağını sıkıp kanı iyice çıkartıyor. bir selpak alıp siliyor. neden böyleydi? şimdi -adı bile yok- eşi yanında olacaktı. bugün mesaiye kaldığından geç gelmişti eve. güzel yemekler yapmıştı, adı bile yok. yemekten birkaç saat sonra kırmızı şarap içeceklerdi. adetleri buydu. neredeyse her akşam bir şarap içerlerdi. çok hoş bir tortulaşma olurdu akıllarında. fikriyatları sürçüşmeden çıkardı dillerinden. daha akıcı ve daha spontane olurdu sohbetleri. birbirlerine yeterlerdi.
belki bunu yaşamalıydı. isteseydi olur muydu? böyle olmasını o mu istedi? yoksa önceden bilinen bir hayatı mı yaşıyordu? ya da böyle güçlü ve özgüven manyağı insanlar arasında onun gibilerin pek şansı yok muydu? onlardan hangisi ölüme meydan okuyabilirdi ki? bir noktada hepsi aciz ve acınılasıydı. balkona çıktı. soğuktu. üzerinde şort ve hırkadan başka bir şey yoktu. aşağı baktı. karanlıktı. bir kıpırdanma vardı. gözlerini kısarak, dikkatlice baktı. kediydi. çok zayıf ve sağlıksızdı. aç gibiydi. kedi de onu fark etti. kafasını yukarı kaldırıp, miyavlayarak gözlerinin içine baktı. titreme geldi içine. kedi koşarak gitti. biraz daha baktı bahçeye. neden diğerleri gibi değildi? belki de öyleydi. yeryüzünde bu gibi sanrıları çeken tek insan o olamazdı. belki de oydu. ya da onlar ne yapıyordu? peki o ne yapıyordu? ölmeyi düşünüyordu. şimdi bir amacı vardı. yapması gereken bir şey. düşünüp, karar verdiği, akli meclisinden geçen bir şey. ilk defa bir hususta oy çokluğunu sağlamıştı. bunu kaçırmamalıydı. biraz daha beklese bozulacaktı bu. biliyordu. anlamsızlaşacaktı. dördüncü kattan atlayıp da ölememek vardı. trajikomikti. güldü. iki eliyle kavradı korkuluğu. üzerine çıktı. dengede durmakta zorlanıyordu. yüreği ağzında gibiydi. korkuyordu. sessizliğin sesi daha bir vuruyordu kulağına. düşünüyordu. bir yanı kendini geri atmak istiyordu. diğer yanıysa ileri. aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde kalmalıydı. atladı. anlık bir kararın vahametinin ne kadar da büyük olabildiğini düşündü, düşerken. saniyeler kala ölmesine, halen daha hiçbir şey bilmiyordu. şimdi ne olacaktı?